Connect with us

Kültür

Yazar Margaret Atwood’un karantina günlüğü

Published

on

Birinci Dünya Savaşı devam ederken her yerden gelen gönüllü kadınlar, birliklerin siperlerinde yardım için toplandı. Bandaj sarıyorlar, muhafaza edilen yiyecek kutularını paketliyorlar ve örgü örüyorlardı. Babaannem Nova Scotia’nın kırsal bölgesindeki bir örgü kulübüne katıldı. Küçük havlularla başlıyorsunuz, daha sonra atkılara geçiyorsunuz; eğer gerçekten eliniz becerikliyse kar maskesi ve çorap örmeye koyuluyorsunuz ve en sonunda –zirve!- eldiven örebiliyorsunuz. Babaannem örgü konusunda çok beceriksizdi. Küçük havlulardan öteye geçemedi.

Foto: Anastasia Zhenina, Pixabay

Örgü kulüplerini sık sık düşünürüm. Bu kulüplerin gerçekten toplanma amaçları neydi? Örgü ihtiyacını karşılamak mı yoksa oğulları ve kocaları tehlikede olan çok endişeli siviller bitmek bilmeyen bir şekilde beklerken onlara ellerini meşgul edecek bir iş verip morallerini yükseltmek mi? Çorapların ve eldivenlerin cephe hattına ulaştığını görebiliyorum ama ya küçük havlular? Siperdeki çamurlu, sıkış tıkış ve tatsız hayatı ortaya seren fotoğraflardan görüldüğü üzere pek havluya ihtiyaç duymuyorlarmış. Özellikle de babaannemin yamuk yumuk ve delik deşik havlularına. Acaba bu havlular gizli bir depoda sökülüp yünleri daha işlevsel bir amaç için mi değerlendirildi?

Yani, babaannemin, son tahlilde belki de çok kullanışlı olmayan ama beyni meşgul ettiğini ve bir iş başarma hissini sağladığını umduğum, havlularının ruhu adına size kendi acayip kişisel izolasyon etkinliklerimden bazılarını sunmak istiyorum. Bazılarını evde deneyebilirsiniz. Gerçi belki de hiç denememiş olmayı dileyeceksiniz.

Fotoğraf sıralamayı, eski dosyaları düzenlemeyi, depo sandıklarını altüst etmeyi, orada bulunan bazı şeylere şaşırmayı –niye bunu sakladım ki ya da bu tam olarak ne?- şu an ya tarih ya da kel olmuş eski sevgililerin mektuplarını okumayı önermeyeceğim. Buna benzer şeyleri hepimizin yaptığını düşünüyorum. Her halükârda yapılacak bahçeciliği de. Ya da eskiden yaptığım gibi çevrede gençler dolaşıyorken sınai üretime geçmiş gibi bir şeyler pişirmeyi ki şimdi de deneme amaçlı tekrar yapıyorum. Bunları es geçip direkt çamaşır makinesinden çıkan tiftik, yumurta kartonu ve mum artığı ile ateşleyici yapmayı anlatacağım. Bu malzemeleri ateşleyici yapmak için kullanabilecekken neden çer çöp yığını oluştursunlar ki? Uzak bölgelere uçuşlar gerçekleştiren bir grup kadın pilot, 1990’larda beni Yukon, Whitehorse’ta kahvaltıya götürdüklerinde bu tarifi öğrenmiştim. O günden beri de yaparım. Kolayca memnun olan aile üyelerim arasında popüler bir tatil hediyesidir.

Şöyle yapacaksınız; çamaşır makinenizden çıkan tiftikleri biriktirin. Mukavva cinsinden yumurta kartonlarını biriktirin. Mum artıklarını biriktirin. Tiftiği yumurta kartonunun çukurlarına doldurun. Eritme amacıyla kullandığınız metal bir kapta mum artıklarını eritin ve geniş bir tenceredeki kaynayan suyun üzerine yerleştirin. Alevle direkt temas ederek eritmeyin sakın. Erimiş mumu tiftiğin üzerine dökün. Mum sertleştiğinde küpler halinde kesin. Olur da uçakları düşerse diye yanlarına bunlardan almadan asla izi takip edilemeyen yabana uçmayan pilot kadınlardan alıntı yapmak istiyorum: “Görüp görebileceğin en iyi ateşleyici!”

Son zamanlarda yaptığım başka bir aktivite de sincapların önünü kesmek. Tavan arasından kemirme sesi mi geliyor? Dünyanın bu kısmında olasılıklarınız şu şekilde; rakun, keseli sıçan, fare, sincap ya da Google Earth. Büyük ihtimalle sincaptır, diye düşündüm ve gerçekten öyleymiş. İlk başta kemirme alanlarının tam altında geleneksel caz ve psikedelik rock çalarak onların önünü kestim fakat sonra feryatlara ve çığlıklarla alıştılar. Ben de bir merdivene çıkıp tavana büyük çelik bir kâse yasladım ve metal koca bir servis kaşığıyla kâseye küt diye vurdum. Evet, biliyorum, bunu gece yalnız başıma evde yapmamalıydım. Özellikle bunu okuyan genç nesil beni paylayacaktır çünkü benim yaşımdaki insanlar merdivenlerden düşüp boyunlarını kırarlar, hele kâseye vurmak için iki ele ihtiyaç olduğundan hiçbir şeye tutunmuyorlarsa. Bir daha yapmayacağıma söz veriyorum. (Bir sonraki sefere kadar.)

Çatı ustası deliğin yerini tespit ettikten sonra- çatı ustaları evin içine girmedikleri sürece eviniz için çalışabiliyorlar- bir pencereden çıkıp çatıya tırmanmayı ve deliği toz acı biberle doldurmayı başardım. (Genç nesil için stresli bir an daha, şöyle deyip duruyorlar: “Bırak da ben yapayım!” Ben de şöyle yanıt veriyorum: “Sen çok büyüksün.” Dediğim doğru aslında, 1950’lerdeki savaş sonrası yemek bolluğu sayesinde yeni nesil daha uzun olmaya yatkın. Neyse ki, başka bir merdiven aracılığıyla aşağı inmeme yardım ettiler. Hepsinin kolları uzun.) Sincapların kemirme sesi böylece son buldu. Bunu siz denemeyin. Bu bir öneri değildir. (Yaşlı deli teyzeler her halükârda deneyecek. Onları engelleyemem, siz de engelleyemezsiniz.)

Foto: Frank Winkler, Pixabay

Endişelenmeyin. Böcek ilaçlamadan bir çocuk geldi ve sincapları dışarı çıkardı. Böcek ilaçlamadan gelenler de evinizin içine girmedikleri sürece eviniz için çalışabilir.

Benim oyalandığım şeyler de bunlar işte. Artık ciddi konulara geçebiliriz, mesela naklen yayın yarışmaları. Bir zamanlar kutlama, sevinç, içki, sohbet, eğlenme ve alkışlama için bir araya gelen gerçek fiziki vücutlarla gerçekleştirilen konuşmalar, festivaller, bağış etkinlikleri ve programlar iptal edildiğinden ve alternatiflerin üretilmesi gerektiğinden bu yarışmalar mantar gibi çoğalıyor. Canlı yayınlar, videolar, podcastler, radyo röportajları ve telefonunuzu yüzünüzden kol mesafesinde tutmanız gereken FaceTime etkinlikleri. Son zamanlarda çökmeye başlayan internet bunlarla dolup taşıyor.

Krizleri, felaketleri ve salgınları anlayan, antik Roma konusunda uzman olan Cambridge’in sinirli klasikçisi Mary Beard, genelde tiyatro yorumlayan ama şu an tiyatro olmadığı için bunu yapamayan BBC Front Row Late programı için naklen yayın yapmamı istedi. “Biraz konuşursun,” dedi, “tabii konu salgın olacak.” Bu derin geçmişimin Kraken’ini* uyandırdı, korku edebiyatı okumakla geçen çocukluğumda, sadece ev hanımlığına hazırlık kitabı olan Betty Crocker’s Picture Cookbook’u değil, Edgar Allan Poe’nun da tüm eserlerini yalayıp yuttum. O kitapları kim kütüphanenin çocuk kısmına koyar ki? Tabii içinde hiç seks sahnesi yok, büyük ihtimalle bahane buydu. Hem çocuklar çürüyen cesetlere çok düşkündür, Berenice’te olduğu gibi özellikle bütün dişleri dökülmüş cesetlere. Anlayacağınız, Kızıl Ölümün Maskesi ile ilişkim çok eskilere dayanıyor.

Gençliğimde ilk işimin kuklacılık olduğunu ve kız kardeşim Ruth’la TV dizisi Miss Fisher’s Murder Mysteries’i baştan sona izlediğimiz gerçeğini birleştirince tembel ellerimiz için yapacak bir iş bulduk. Kızıl Ölümün Maskesi’ni yalnızca evde bulabildiğimiz şeyleri kullanarak sahnelemeye karar verdik. Yılbaşından kalma paketleme kâğıtları, biriktirilmiş fiyonklar ve lekesiz çelik yemek takımları ortaya çıktı. Prens Prospero’yu bir şampanya şişesi oynadı, saray mensuplarını şarap kadehleri, kale gibi manastırı da bıçaklar ve çatallar oynadı. Londra’nın Batı Ucuna gidemeseniz de onun yerine Kızıl Ölümün Maskesi’ni izleyebiliriz. Amatör tiyatro tabii, olabilecek en fazla amatörlükte hem de.

Ottowa’daki Ulusal Sanat Merkezi tarafından düzenli olarak yayınlanacak bir yazar-kitap lansmanı apar topar planlandı. Bu yayında Kanadalı yazarlar, bahar ayı kitaplarının listesini paylaştı. Benim muhatabım eski Kanada Genel Valisi saygın Adrienne Clarkson’dı. 50’lerin sonu 60’ların başında, Toronto Üniversitesi’ne aynı zamanlarda gitmişiz. Gerçi Adrienne, Toronto Üniversite’ne federe bir kolej ve Anglikan bir okul olan Trinity Üniversitesi’ne gitti, bense Metodistler tarafından kurulan Victoria’ya gittim. Onlar cüppe giyerdi, bizimse gösterişsiz bir ciddiyetimiz vardı. Ama Adrienne de ben de İngiliz Dili ve Edebiyatı eğitimi aldık. Canlı yayında geçirdiğimiz bir saat boyunca okumadığımız, elimizde olmayan ama okumak istediğimiz bir sürü kitap hakkında tartışmak için daha nasıl iyi bir eşleşme olabilir? Üniversite size hiçbir şey öğretmediyse de şunu öğretmiştir; aslında hiçbir fikriniz olmayan bir konu hakkında atıp tutabilirsiniz. Bir noktada kablosuz bağlantım dondu ve telefonu havada tutarak evin içerisinde sinyal bulmak için koşuşturup durdum. Aynı eski günlerdeki gibi.

Yakın zamanda canlı yayında kuşlarla ilgili bir piyes oynayacağız, normalde bahar göçünün zirve yaptığı Mayıs ayında gerçekleştirdiğimiz iki etkinliğin eğlenceli bir alternatifi olacak. Bu iki etkinliğimiz, Erie Gölü’nün ortasındaki Pelee Adası’nda büyük göç esnasında bir mola işlevi gören SpringSong (Bahar Şarkısı) ve Pelee’de kuş halkalamayla eğitim istasyonu olan the Pelee Island Bird Observatory (Pelee Adası Kuş Gözetleme).  Ziyaretçi yazarlar, Greed Bird Race ve Lastik Ördek Korosu olmak üzere bu etkinliklerin her özelliğini canlandırmaya çalışacağız. Facebook canlı yayınından yayın yapacağımız için siz de, her neredeyseniz, kendi lastik ördeğinizi getirip yayına katılabilirsiniz. Koro şefi benim.

Foto: Peter H, Pixabay

Bu sırada kız kardeşim ve dikiş makinesi, ışık hızında bana doğru son sürat geliyor. Yani tam olarak ışık hızında değil tabii ki ama yoldaki arabaların azlığından dolayı normalden daha hızlı. Ben de antika dikiş makinemi buldum, makineyi yağlayıp tekrar nasıl çalışacağını çözdükten sonra sağlık çalışanları için yüz maskeleri dikeceğiz. Biraz elastik bile buldum, bugünlerde yaşanan kıtlığı düşünürsek çok fazla yüz maskesi dikiliyor olmalı. Sonuç babaannemin havlularına benzeyebilir; mükemmel değil, yamuk yumuk ama iyi niyetli. Ve umarım, işlevsel de olurlar. Şans dileyin.

Tercüme: Özlem Öztemel

Margaret Atwood

Margaret Atwood, Kanadalı bir yazar. 18 Kasım 1939’da Kanada’nın Ontario eyaletindeki Ottawa’da dünyaya geldi. Yazar, gelmiş geçmiş en önemli Kanadalı yazarlardan biri olarak görülüyor. Yazar ve şairliğinin yanı sıra denemeci, eleştirmen, feminist ve çevre aktivisti kimlikleriyle de tanınan Atwood, sosyal medyayı aktif kullanmasıyla biliniyor. Son yıllarda ‘Damızlık Kızın Öyküsü’ kitabının dizi versiyonu ‘The Handmaid’s Tale’ ile dünya çapında fenomen olan yazarın kazandığı ödüller arasında Man Booker da var.

İsveç

Ormanda oryantiring oynarken 3 bin senelik hazine buldu

Published

on

By

İsveç’in Alingsås şehri yakınlarında oryantiring yapan Thomas Karlsson isminde bir sporcu 3 bin senelik hazine buldu.

Yaklaşık 3 bin yıl önce bir taşın altına saklandığı tahmin edilen hazinede çoğu değerli mücevherler olmak üzere 50 parça bulundu.

Definenin içerisinde kolyeler, bilezikler ve giysi iğneleri gibi yaklaşık 50 parça var.

Define, oryantiring (harita yardımı ile koşarak hedef bulma oyunu) kulübü mensubu bir kişi olan haritacı Thomas Karlsson tarafından bulundu.

Karlsson, defineyi ilk gördüğünde bir lamba olabileceğini düşündüğünü ancak daha yakından baktığında cisimleri eski bir mücevher olarak gördüğünü söyledi.

Define

İsveçli arkeologlar ise bir ormanda böyle bir define bulmanın çok nadir olduğunu söylüyor. Antik kabileler genellikle bu türden eşyalarını sulak alanlarda bırakıyordu.

Arkeologlar defineyi kasıtlı olarak tanrılara adak olarak veya ölümden sonra hayata yatırım yapmak için bırakılan bir buluntu olarak tanımlıyor.

Göteborg Üniversitesi’nden arkeoloji profeösörü Johan Ling, hazinenin “son derece iyi korunmuş” olduğunu söyledi.

Goteborgs-Posten gazetesinin aktardığına göre, “Bulunanların çoğu yüksek statüdeki bir kadına veya kadınlarla ilişkilendirilebilir” diye yazdı.

İsveç yasalarına göre bu tür definelerin bulunması durumunda, yetkililere haber vermek gerekiyor. İsveç Ulusal Miras Kurulu ise uygun görülmesi halinde defineleri bulan kişiye ödül verebiliyor.

Karlsson ise kendisine verilecek bir ödülün “güzel bir bonus olacağını, ancak kendisi için çok önemli olmadığını söyledi ve ekledi:

“Tarihi keşfetmenin bir parçası olmak eğlenceli. O dönem hakkında çok az bilgimiz var. Çünkü yazılı kaynak yok.”

Continue Reading

Danimarka

Yılın en iyi basın fotoğrafı armağanı Danimarkalı Mads Nissen’e

Published

on

By

Dünyanın en prestijli basın fotoğrafı ödüllerinden biri olan World Press Photo ödülünün (Dünya Basın Fotoğrafı) kazanan Danimarkalı fotoğrafçı Mads Nissen oldu.

“Umudun sembolü”

En önemli branşta ödüllendirilen bu fotoğrafta plastik koruyucuyla yaşlı bir kadına sarılan hemşirenin karesi, bu zor pandemi sürecinde, jüri üyeleri tarafından “umudun” sembolü olarak değerlendirildi.

Fotoğrafın güzelliğinin yanı sıra, arkasındaki hikaye jüri üyelerini duygulandırdı.

Fotoğraftaki 85 yaşındaki kadın Sao Paulo’daki bir huzurevinde 5 ay boyunca kimse ile temas kuramadı, daha sonra bir plastik paravan sayesinde ilk kez ona yardımcı olan hemşireye sarılabildi.

Jüri üyesi Kevin WY Lee fotoğrafla ilgili yaptığı yorumda, “Covid-19 salgının bu ikonik görüntüsü, her yerde hayatımızın en olağanüstü anını gösteriyor. Kırılganlığı, ayrılığı, hem de hayatta kalmayı gösteren bu fotoğraf aynı zamanda umundun sembolü oldu” ifadelerini kullandı.

Danimarka gazetesi Politiken’de fotoğrafçı olan ödülün sahibi Mads Nissen, “Benim için bu fotoğraf, en zor zamanlardaki umut ve aşk hikayesini temsil” ediyor dedi.

Nissen bu yıl “Genel bilgiler, sadece görsel” kategorisinde de birincilik ödülünü de kazandı. Deneyimli fotoğrafçı, 2015’te World Press Photo Ödülü’nü kazanmıştı.

Haberin kaynağı için tıklayın.

Continue Reading

Avrupa

İşte Avrupa’nın bilinen en eski üç boyutlu haritası

Published

on

By

Bilim insanları, Bronz Çağı’na ait bir taş levhanın Avrupa’nın bilinen en eski üç boyutlu haritası olduğunu keşfetti.

4 bin yıllık taş levhadaki motiflerin, Fransa’nın Bretonya bölgesindeki bir alanı tasvir ettiği düşünülüyor.

1900’de kazılarda ortaya çıkarılan panel, yüzyıldan fazla süre Fransa’da bir kalenin hendeğinde saklı kaldı.

2 metre uzunluğunda ve 1.5 metre kalınlığındaki levha, 2014’te kalenin mahzeninde bulundu.

Black and white image of the slab
Levha ilk kez Bretonya’da 1900’de ortaya çıkarıldı.

Araştırmacılara göre, Saint-Bélec paneli olarak bilinen levhanın tarihi, MÖ 1900 ila 1650’ye uzanıyor.

Arkeolog Paul du Chatellier, paneli Fransa’nın kuzeyindeki Bretonya bölgesindeki Finistère’de, tarih öncesine ait bir mezarlıkta yapılan kazılarda ortaya çıkarmıştı. Levha, arkeoloğun yaşadığı kale olan Château de Kernuz’da duruyordu.

Araştırmacılar kayıplara karışan paneli 2014’te, kalenin mahzeninde buldu.

Taşın üzerindeki oyma ve işaretleri incelediklerinde, bunun bir harita olabileceğinden şüphelenen araştırmacılar, “tekrar edilen motifler ve onlara bağlanan çizgilerin”, Finistère’deki bir bölgeyi tasvir ettiğine inanıyor.

A mark in the rock
“Harita” Odet Nehri vadisindeki bir bölgeyle benzerlik taşıyor.

BBC’ye konuşan Bournemouth Üniversitesi’ndeki araştırma ekibinden Dr. Clément Nicolas, “Dünyanın dört bir yanında taşların üzerine oyulmuş benzer haritalar olsa da, genelde yorumlamadan ibaretler. İlk kez bir harita, bu kadar belirgin şekilde bir bölgeyi tasvir ediyor” dedi.

Dönemin prens ya da krallarının sahibi oldukları toprakları işaretlemek için haritayı kullanmış olabileceğini kaydeden Dr. Nicolas, “Eski toplumların sahip olduğu coğrafik bilgileri hafife alıyoruz. Bu levha, haritalama bilgilerini gösterdiği için önemli” diye de ekledi.

BBC’de yer alan haberin kaynağı için tıklayın.

Continue Reading

Çok Okunanlar

Copyright © İskandinavhaber