Connect with us

Hayat

Komplo teorilerine inanan yakınlarınızla nasıl konuşabilirsiniz?

Published

on

Foto: Jeyaratnam Caniceus, Pixabay

Koronavirüs pandemisi hayatı tüm yönleriyle etkilerken, bilhassa sosyal medya mecralarında yayılan “komplo teorileri” söylentileri de bundan nasibini aldı. “Aslında koronavirüsün olmadığı,” “Aşıların içine vücudumuza bizi izleyecek mikroçipler yerleştirileceği,” gibi onlarca “haber” sosyal medyada dolaşımda.

Peki karantina günlerinde, komplo teorilerine inanan arkadaşlarınızla ve akrabalarınızla nasıl konuşmalısınız? Uzmanların bu konuda bazı tavsiyeleri var.

1. Sakin olun

Marianna Spring’in BBC’de yer alan haberine göre,  yanlış düşüncelere karşı çıkmak önemli olsa da tartışmanın öfkeli bir kavgaya dönüşmesi hiçbir zaman işe yaramaz.

İngiliz bilim yazarı Mick West, “Benim birinci kuralım, o buluşmayı berbat etmemek olur” diyor:

“Sinirli, hararetli bir diyalog herkesi saçmalık hissiyle baş başa bırakır ve neticede komplo teorilerini sağlamlaştırır.”

Psikolog Jovan Byford, komplo teorilerinin genellikle güçlü bir duygusal boyutu olduğunu vurguluyor:

“Bunlar sadece doğru ve yanlışlarla ilgili değildir. Dünyanın işleyişine dair bir kızgınlıkla ve hınç duygusuyla desteklenir.”

Üstelik komplo teorileri bu yıl, salgın, ABD siyaseti ve dünyadaki diğer büyük olaylara açıklama getirme dürtüsüyle tırmanışa geçti.

İngiltere’nin güneyindeki Wight Adası’nda yaşayan 38 yaşındaki Catherine bu durumu doğrudan yaşayanlardan.

Eskiden aşıların insanlara zarar vermek için kullanıldığıyla ilgili komplo teorilerine inanan Catherine, artık bu düşünceleri bir kenara bırakmış:

“Her durumda sakin kalmak çok önemli. Konuştuğunuz kişi kim olursa olsun, inançlarıyla ilgili en az sizin kadar tutkulu olduğunu ve bunu mezara kadar savunabileceğini unutmayın.”

Ve hekimlerin tavsiyesini unutmayın: Bağırmak koronavirüsün yayılma riskini artırır.

Bir şeyleri “düşük sesle” konuşmak için bir neden daha.

2. Kibirli olmayın

Foto: Gerd Altmann, Pixabay

Yanlış bilgiyle mücadele eden First Draft adlı organizasyondan Claire Wardle, “Arkadaşlarınız ve ailenizle konuşmalarınızda onlarla dalga geçmek yerine empatiyle yaklaşın” diyor.

Wardle’ın kuralı şu: Kimseyi görüşlerinden dolayı topluluk önünde utandırma. Bu muhtemelen geri teper.

Psikolog Jovan Byford da, “Eğer komplo teorileri hakkında tartışmaya girişecekseniz, başkalarının inançları hakkında kibirli olmayın. Ortak bir zemin bulmaya çalışın” sözleriyle bunu destekliyor.

Unutmayın ki insanların komplo teorilerine inanma nedenleri genellikle kaygılı olmalarıdır. Bu duyguları anlamaya çalışın, özellikle de 2020 gibi bir yılı geride bırakırken…

3. Eleştirel düşünmeye teşvik edin

Komplo teorilerine inanan insanlar genellikle şunu söylerler: “Ben bizzat araştırdım.”

Ancak sorun şudur ki araştırmaları genellikle YouTube’da “uçlarda gezen” videolara, Facebook’ta rastgele takip ettikleri insanlara ya da Twitter’daki peşin hükümlü hesaplara dayanır.

Ancak Byford’a göre, komplocu fikirlere egemen olan şüphecilik, aynı zamanda akılcı düşüncenin de anahtarı olabilir:

“Komplo teorilerine inanan birçok kişi, kendilerini sağlıklı şüpheciler ya da kendi kendini eğiten araştırmacılar olarak görür. Bunu, değer verdiğiniz ve paylaştığınız bir şey olarak sunun. Amacınız onları daha az meraklı ya da daha az şüpheci yapmak değil, amacınız şüphe duydukları şeyi değiştirmek.”

Belfast’ta yaşayan ve 11 Eylül komplo teorilerinin büyük takipçisi olan Phil’e yardım eden de bu yöntem oldu:

“Genelde, resmi anlatılardan şüphelenen birçok uzmanın varlığını vurgulardım. Bu benim için çok ikna ediciydi. Neden yalan söylesinler diye düşünürdüm.”

Ancak Phil daha sonradan şüpheciliğini yalnızca “resmi kaynaklara” değil, alternatif uzmanlara da yöneltmeye başladı.

Bilimsel yönteme ve şüpheciliğe daha derin bir yaklaşım geliştirdi. Sırf bir uzman inanıyor diye bir bilginin doğru olamayacağını düşündü:

“Herhangi bir düşünceyi savunan uzmanlar ve çok zeki kişiler bulabilirsiniz.”

Claire Wardle ise komplo teorilerini ortaya atan kişilerin ne elde etmeye çalıştığına odaklanmayı öneriyor:

“Örneğin sağlık için takviyeler satanların elde edeceği maddi kazancı ya da elde etmek istedikleri itibarı düşünün.”

4. Sorular ortaya atın

Veri doğrulama önemlidir ancak komplo teorilerini tutkuyla savunanlar karşısında genelde doğru yaklaşım olmayabilir. Uzmanlara göre, sorular iddialardan daha etkilidir.

Claire Wardle, “Dezenformasyon yaratan kişilerin taktiklerine odaklanmak, ortadaki yanlış bilgiyi çürütmekten daha etkili bir yol” diyor.

İnsanları inandıkları şeyler hakkında sorgulamaya teşvik etmeyi düşünün. Örneğin bazı inançları birbiriyle çelişiyor mu? Savundukları teorinin detayları bir anlam ifade ediyor mu? Karşı deliller hakkında hiç düşündüler mi?

Geçmişte komplo teorilerine inanan Phil, “Sorular sorarak ve insanların hataları fark etmesine izin vererek, emin oldukları inanca şüpheyle bakmalarını ve alternatif görüşleri duymalarını sağlarsınız” diyor.

5. Hızlı sonuç beklemeyin

İyi bir diyalogun sonunda bir aydınlanma anı yaşanacağını düşünüyor olabilirsiniz ancak bundan hiç emin olmayın.

Komplo teorilerine gömülmüş birisi için buradan çıkmak uzun bir zaman gerektirebilir.

Psikolog Jovan Byford, “Ne elde edebileceğiniz konusunda gerçekçi olun. Komplo teorileri, onlara inananlara bir tür üstünlük duygusu aşılar. Bu da öz saygının önemli bir kaynağıdır ve bu nedenle de değişime direnmeleri normaldir.”

Veri doğrulama konusunda çalışan Claire Wardle’a göre, mesele sadece ego ile ilgili değil. Geride bırakmakta olduğumuz yıl, birçokları için ürkütücüydü ve komplo teorileri bir tür sığınma alanı yarattı.

Wardle şunları söylüyor:

“Herkesin hayatlarının alt üst olduğunu ve herkesin açıklama arayışında olduğunu kabul edin. Komplo teorileri dünyayı açıklama iddiasındaki basit, güçlü hikayeler sunar. Gerçeklik ise karmaşık ve dağınıktır. Beyinlerimizin gerçekliği işlemesi daha zordur.”

Ancak uzmanlar, hızlı sonuçlar görmeseniz bile vazgeçmemeniz gerektiğinin altını çiziyor.

Tercüme: BBC Türkçe

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İsveç

İsveç’te 5 haftada 6 kadın öldürüldü, hükûmet tedbirleri artırıyor

Published

on

By

Kadına yönelik şiddet dünyanın birçok yerinde olduğu gibi İsveç’te de var. Elbette az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelere nazaran bu oran çok düşük olsa da, İsveçli yetkililer kadına yönelik şiddeti sıfıra indirmek için harekete geçti.

İsveç’te son 5 hafta içinde 6 kadın cinayeti gerçekleşti ve genelde cinsiyet eşitliği alanında övgü alan ülkede, “aile içi şiddet tartışması” yeniden alevlendi.

BBC’de yer alan habere göre, cinayet kurbanları 3 farklı bölgede 3 farklı kuşaktan kadınlar, ancak hepsindeki ortak unsur, yakın ilişkide oldukları bir erkeğin tutuklanmış olması.

Cinayetlerin ikisi gündüz vakti, sokak ortasında işlendi. Biri, ülkenin güneyindeki kırsal kesimde yer alan bir kasabanın merkezinde, diğeri ise başkent Stockholm’un güneyindeki üniversite kenti Linkoping’de, bir otobüs garajında.

Stockholm’ün dar gelirlerin yaşadığı, yüksek katlı binalarla dolu dış mahallesi Flemingsberg’te bir kadın, 4 küçük çocuğuyla birlikte yaşadığı apartman dairesinde bıçaklandı. Cinayet şüphesiyle tutuklanan erkeğin, iyi tanıdığı biri olduğu belirtiliyor.

‘Çok da güvende değilim’

18 yaşındaki kızı Emma-Louise ile birlikte Flemingsberg’te alışveriş yapan 51 yaşındaki Kristian Jansson, “Bence bu daha çok yüzeye çıkartılmalı, kadına yönelik bu şiddet, çünkü normal değil” diyor.

Genç kız ise, son cinayetlerin tek başına nadiren dışarı çıktığı bölgedeki kadınların güvenliği konusundaki kaygıları daha da artırdığını vurguluyor. “Öyle çok da güvende değilim. Çünkü burada cinayet işleyebilecek çok sayıda insan var” diyor.

Son kadın cinayetleri dalgası, dünyanın en güvenli ve en yüksek düzeyli cinsiyet eşitliğine sahip ülkelerinden biri olma şöhretine sahip İsveç’te kadına yönelik şiddetle ilgili kaygıların arttığı bir dönemde işlendi.

2020’de kadınların yakın ilişkide oldukları birinden şiddet gördüğü 16 bin 461 saldırı vakası bildirildi. Bu, Ulusal Suç Önleme Konseyi’nin verilerine göre bu 14 bin 261 vakanın bildirildiği 2019’a kıyasla yüzde 15,4’lük bir artış anlamına geliyor.

‘Feminist hükümet’

İsveç Cinsiyet Eşitliği Bakanı Marta Stenevi son şiddet olaylarından dolayı “dehşete düştüğünü ve üzüldüğünü” ancak olanlara şaşırmadığını söylüyor.

Stenevi “İsveç’te cinsiyet eşitliğinde birçok aşıdan önemli bir mesafe kat ettik ama hala kadınları baskılayan toplumsal yapılarla birlikte yaşıyoruz” diyor.

Bakan, siyasi yelpazedeki tüm politikacıların kınamaları ve daha sert önlemler alınmasını istemesinin ardından, partiler arası görüşmeler başlattı.

Kendisini “feminist hükümet” diye tanımlayan yönetim, eğitimi geliştirmek ve tehdit altındaki kadınlara daha fazla koruma ve destek vermeyi içeren 10 yıllık ulusal stratejide yarıya geldi.

Ay sonunda yeni bir kriz komisyonu, planlarda bir güncelleme sunacak. Güncellemede daha uzun hapis cezaları ve elektronik kelepçe ile uzaklaştırma emirleri kullanımının artışının da yer alması bekleniyor.

Bazı partilerin umduğu kadar kapsamlı olmasa da, önerilere parlamentoda karşı çıkılması düşük ihtimal.

Polis de kadına karşı şiddete yeniden odaklanılmasından memnun. Emniyet Genel Müdürü Anders Thonberg kadına yönelik şiddetteki artışı “daha çok şey yapılması gereken büyük bir sorun” diye tanımlıyor. Thonberg memurlarının kadın ve çocuklara yönelik saldırılara öncelik verdiğini ve bu tür suçlarla mücadele için 350 ek personelin alındığını belirtiyor.

Ancak Thonberg, cezaların sadece bir “başlama noktası” olduğu görüşünde. Sağlık ve sosyal hizmetler gibi farklı makamlar arasında daha çok işbirliği ve genel olarak toplumda konunun daha ciddiye alınması çağrısı yapıyor.

Ulusal Kadın Sığınakları Örgütü Roks’un Başkanı Jenny Westerstrand, toplumda son yıllarda kamuoyunda kadına yönelik şiddete karşı oluşan bıkkınlık sorununun çözülmesi gerektiğine katılıyor.

Westerstrand, “İsveç’te birçok kişi, şiddetten bahsetmekten biraz yorgun düştü. Çünkü hep gündemde ve düzgün bir şekilde ele alınmadı” diyor.

Ancak, siyasetçilerin ve kamuoyunun son cinayetlere gösterdiği tepkinin bir dönüm noktası olma ihtimalinden umutlu.

Westerstrand, “Şu ana dek sadece laf duyduk ancak bence konuşmalar da geçmiştekilere kıyasla daha güçlü” diye konuşuyor.

‘İthal değerler’

Büyük bir siyasi tartışma noktası, son şiddet olaylarının İsveç’e yönelik son göç dalgasıyla bağlantılı olup olmadığı. İsveç polisi şüphelileri etnik kökenlerine göre sınıflandırmıyor ancak savcılar yargılanan bazı erkeklerin kökenlerinin İsveçli olmadığını söylüyor ve bu durum göç karşıtı siyasi partiler tarafından cephane olarak kullanılıyor.

Geçen hafta televizyonda yayımlanan bir parti liderleri tartışmasında, milliyetçi İsveç Demokratları Partisi’nin lideri Jimmie Akesson, kadına karşı şiddete onay veren “ithal değerlere” karşı çıkılması çağrısı yaptı.

Cinsiyet Eşitliği Bakanı Marta Stenevi ise İsveç’in “namus suçları” sorunu olduğunu kabul ediyor ancak kadınlara yönelik şiddeti bir “göçmen sorunu” diye nitelemenin sorunu “gerçekten, gerçekten küçümsemek” olduğunu vurguluyor.

Pandemi rol oynadı mı ?

Roks’tan Jenny Westerstrand son şiddet olaylarının en azından bir kısmının pandemiyle bağlantılı olabileceğini belirtiyor.

İsveç resmen kapanmalardan kaçındı ancak Westerstrand’a göre koronavirüsün yayılması kadınların evlerde daha çok zaman geçirmesine yol açtı:

“Toplum açık olduğunda isteyecekleri kadar yardım istemiyorlar. Yani ilişkilerine devam ediyor olabilirler ve böylece de işler kötüleşmiş olabilir”

İsveç çam ormanlarının, dolup taşan, beton alışveriş merkezleriyle buluştuğu Fleminsberg’te ise görüşler birbirinden çok farklı.

Adının açıklanmasını istemeyen 25 yaşındaki bir kadın, “Burada yaşayanlar, İsveç yasalarını kabul etmek istemiyor” diyor.

Ancak 28 yaşındaki Sandra Engzell gibi bazıları da, göçmenlerin çok daha geniş kapsamlı bir sorunun günah keçileri ilan edildiği görüşünde:

“Ben meselenin nereden geldiğiniz olduğunu düşünmüyorum. Bir kadın, kendisine vuran bir erkekleyken güvende değildir. İster Afrikalı, ister İsveçli olsun. İsterse dünyanın başka bir bölgesinden gelsin.”

Continue Reading

Çevre

Türkiye yine Avrupa’dan en çok plastik çöp alan ülke oldu

Published

on

By

Foto: Mine Yormaz

Greenpeace’den yapılan açıklamada Türkiye’nin 2020 yılında da Avrupa’dan en çok plastik atık alan ülkesi olduğu belirtildi.

Açıklamaya göre bir önceki yıla göre plastik atık ithalatında yüzde 13 artış gerçekleşti ve her gün 241 kamyon dolusu plastik atık Türkiye’ye geldi. Son 16 yılda ise Avrupa’dan Türkiye’ye gelen plastik atıklar 196 kat arttı.

Çin’in 2018 yılındaki plastik atık ithalatı yasağının ardından Türkiye’de her sene plastik atık ithalatı artmaya devam ediyor.

Greenpeace ekibinin, Kasım 2020’de Adana’da çektiği görüntüler, ithal edilen plastiklerin bir kısmının doğaya atıldığını ya da yakıldığını ortaya koymuştu.

Nisan 2021’de yeniden Adana’ya yapılan saha gezisinde durumun değişmediği gözlendi.

Çekilen görüntüler Avrupa’dan gelen plastik çöplerin doğaya atıldığını ya da yakıldığını bir kez daha ortaya çıkardı.

Greenpeace Akdeniz, “Türkiye plastik çöplüğü olmasın” diyerek başlattığı projede plastiklerin çevreye, deniz canlılarına ve en nihayetinde insan sağlığına yönelik tehlikelerine karşı plastik atık ithalatının acilen yasaklanmasını talep ediyor.

Greenpeace Akdeniz’in, Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) ve İngiltere Ulusal İstatistik Dairesi’den topladığı veriler şöyle:

Türkiye, 2020 yılında AB ülkeleri ve İngiltere’den toplam 659 bin 960 ton plastik atık ithal etti.

2019 yılında Avrupa’dan Türkiye’ye gelen plastik atık miktarı 582 bin 296 tondu. Bir yılda plastik atık ithalatı yüzde 13 arttı.

Türkiye, 2020 yılında da Avrupa’dan en çok plastik atık alan ülke oldu. Ayrıca Türkiye, Avrupa plastik atık ihracatının yüzde 28’ini karşıladı.

Plastik atık ithalatı son 16 yılda (2004’ten bu yana) ise 196 kat arttı.

Türkiye’ye 2020 yılında en çok plastik atık gönderen ilk beş ülke: İngiltere (209,642), Belçika (137,071), Almanya (136.083), Hollanda (49.496), Slovenya (24.884)

Greenpeace Akdeniz Biyoçeşitlilik Projeler Lideri Nihan Temiz Ataş, Türkiye’nin “Sıfır Atık” hedefine her geçen gün katlanarak artan ithal plastik atıklarla ulaşmasının mümkün olmadığını belirterek acilen ithalatın yasaklanması gerektiğini belirtti.

Ataş, “Geçen sene başlattığımız ‘Türkiye Plastik Çöplüğü Olmasın’ kampanyamız sonucunda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı plastik atık ithalatı kotasını düşürdü; bu adımın güzel ancak yeterli olmadığını o zaman da söylemiştik. Verilerden ve sahadan gördüğümüz kadarıyla Avrupa’nın en büyük plastik çöplüğü olmaya devam ediyoruz. Hatta kotanın düştüğü günden sonra da artış devam ediyor. Bu durum, denetim mekanizmalarının sıkılaştırılması gerektiğini gösteriyor. Bununla birlikte Çevre ve Şehircilik Bakanı, Ocak ayında hedefin sıfır atık ithalatı olduğunu belirtti. Bakanlığın bu taahhüdünü acilen gerçekleştirerek plastik atık ithalatı yasağı eylem planını açıklamasını, denetim ve şeffaflık mekanizmalarını artırmasını talep ediyoruz.” sözleriyle tepkisini dile getirdi.

Euronews’te yer alan haberin kaynağı için tıklayın.

Continue Reading

Çevre

Kozmetik sanayiinde hayvanlara işkenceyi anlatan kısa film

Published

on

By

Orijinal ismi ‘Ralph’i Kurtar’ olan filmde tüm ailesi test için kullanılıp öldürülen Ralph, bunu son derece normal bir durum olduğunu ve hayata geliş amacının bu olduğunu kabullenmiş olarak başına gelenleri anlatıyor.

Ricky Gervais gibi ünlü isimler tarafından seslendirilen film yayınlandıktan sonra sosyal medyada en çok tartışılan konular arasına girdi.

Konuyla ilgili euronews Türkçe‘ye konuşan vegan diyetisyen Doktor Kevser Başkara tüketiciyi bilinçlendirmenin önemine dikkat çekerek şunları söyledi:

“Test konusu çok sıkıntılı. Kozmetik aslında hayvan deneylerinin yüzde olarak en az yapıldığı alan. Tıp alanında çok daha yaygın. İnsanlar bu videoya baya ilgi gösterdiler ancak bir yandan da bana gelen insanlar ‘Bizim kafamız karıştı’ diyorlar. Mesela Loreal markası ‘Biz deney yapmıyoruz’ diyor ama nasıl bileceğiz nasıl ayırt edeceğiz? gibi sorular çok var. Ben bunları 4 madde ile anlatıyorum: Bir ürün vegan ve deneysiz olduğu kadar ham maddesi üzerinde de deney yapılmamış olacak ve Çin’de satışı olmayacak. Ancak o zaman emin olabilirsiniz.”

‘Teknolojik alternatifler mevcut, karar vericiler adım atmalı’

İlaç üretimi konusunda da kademe kademe gerekli adımları atmak gerektiğine inanan Başkara, hayvan testlerinin zaten insanlar için gerekli güvenilirliği sağlamadığını ve hayvan testlerinden edinilen sonuçların önemli oranda insanlar söz konusu olunca geçersiz olduğunun ortaya çıktığını kaydederek yeni teknolojilerin el verdiği alternatif dikkat çekiyor.

Organizmaları taklit edebilen mikroçipler, 3 boyutlu yazıcılarla geliştirilen organlar, kültürler ve daha birçok yeni imkanın ortaya çıktığını aktaran Başkara, tüketiciler kadar karar vericilerin de bu alanda cesur adımlar atmalarının zamanının geldiğini ileri sürüyor.

Kadın Doğum Uzmanı Operatör Doktor İlter Yenidede artık hayvanlı deneylere gerek bırakmayacak teknolojilerin oluştuğunu şu sözlerle anlatıyor:

“Eskiden bu kadar gelişmiş teknolojiler ve ölçüm yapan cihazlar bulunmadığı için hayvanlar başvurduğumuz bir yoldu ancak bugün bunun yerini alacak olan bir sürü laboratuvar yöntemi, çeşitli bilgisayar simülasyonları ve yapay zeka kullanılan yöntemler var. Ancak kalıplaşmış, kabul görmüş bilgilerle ve nispeten ucuz olması ve ciddi bir altyapı gerektirmemesi sebebiyle kullanımı devam ediyor.”

Haberin tamamı için tıklayın.

Continue Reading

Çok Okunanlar

Copyright © İskandinavhaber